Babam ve İlk Öğretmenim

img

Erhan Demirdizen

Babamı son yolculuğuna uğurladıktan sonra...

Çocukluktan gençliğe adım attığım yıllarda 12 Eylül iklimi hakimdi. Hep soğuk kış günleri olarak hatırlarım o zamanları.

Fakat o zamanlar, insanların daha bir arada bulunduğu, gece yarılarına kadar birlikte yemekler yapılıp yenilen, sohbet edilen zamanlardı bir yandan da. Babamı çoğu zaman yemek masasında dostlarla sohbette hatırlarım.

Benim için 1980’li yıllar, babamın 12 Eylül’den kurtarabildiği tarih ve edebiyat kitaplarıyla renkli atlaslar arasında geçti diyebilirim. Aklımda en çok kalanlar, Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam ve İkinci Adam’ıdır. Halide Edip Adıvar, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Orhan Kemal ve Fakir Baykurt’un yanı sıra Jack London da babamın kitaplığındaki yazarlardandı.

Bunları okuduğum dönem, ortaokul ikinci sınıfta fen bilgisi dersinden kötü bir not aldım. Babam bunu çok önemsedi. Baba oğul birlikte uzun bir gece yürüyüşü yaptık. Tarih ve edebiyat kitapları okurken fen bilgisini biraz ikinci plana attığımı fark etti. Kuşkusuz ki sosyal bilimler ve edebiyat okumamdan mutluydu ama ileriki dönemde bu alanlara yönelmemi istemiyordu. İkna edici şekilde fen bilimleri ve matematik alanlarına yönelmem gerektiğini uzun uzun anlattı. Türkiye gibi bir ülkede sosyal bilimler ve edebiyatta geleceğimi inşa edemezdim.

O sıralar 12 Eylül sıkıyönetimi tarafından 1402’lik olarak öğretmenlik mesleğinden çıkarılmıştı. Bense babamın arkadaş çevresinin orta yerinde öğrencilik hayatımı sürdürüyordum. Baskın duygum, babama layık olmak, çok sevdiği öğretmenlik mesleğinden çıkarılmasıyla uğradığı haksızlığa başarılı bir öğrenci olarak itiraz etmekti.

İtirazımı, fen bilimleri ve matematiğe yönelerek yapmaya çalıştım. ODTÜ’de şehir ve bölge planlama bölümüne girdiğimde, eğitimci babam açısından da bir anlamda ilahi adalet gerçekleşmiş oluyordu. Herhalde hayatının en gururlu anlarından biridir, listede benim adımın karşısında ODTÜ’yü görmek...

Üniversite sonrasında da babam hayatımın her kritik anında olmaya devam etti. Çalıştığım kurumlar, yüksek lisans eğitimim ve nihayet İstanbul’a gidişim...

İstanbul’a yerleştikten sonra babamla ilişkimiz yeni bir evreye girdi sanıyorum. Artık birbirimizden fiziken uzaklaşmıştık. Şimdi geriye doğru baktığımda, fiziken uzaklaşmayla birlikte birbirimize daha fazla yakınlaştığımızı görüyorum. Uzun telefon görüşmelerimizde, işyerindeki konular, başkanı olduğum Şehir Plancıları Odası ile ilgili olaylar, İstanbul’daki günlük hayatım, sorunlarım ve daha pek çok şey hakkında görüşlerimizi paylaşırdık. İstanbul’a yerleşmemi olumlu karşılıyordu ve zorluklarla başa çıkacağıma inandığını sürekli söylüyordu. Annemle birlikte İstanbul’a geldiklerinde de, annemin yufka yürekli sözlerine karşılık babam hep cesaret verici sözler söylerdi. Fen bilgisinden kırık not aldığım zaman yaptığımız gibi, İstanbul’da da uzun yürüyüşler yapardık baba oğul.

Babamın cesaretlendirici sözleri sadece motive etmeye yönelik basit bir çaba değildi. Zoru başarmam için cesaretlendirmek istiyordu, çünkü kendisi 10 yaşında bu cesaretin çok daha fazlasını göstererek köydeki ailesinden ayrılıp eğitim hayatına devam etmiş bir insandı. Üstelik köyde bunu daha önce yapan kimse olmamıştı.

Bu meydan okuma halini son nefesine kadar sürdürdü.

Bugün artık babasını son yolculuğuna uğurlamış bir insan olarak geriye baktığımda kendimi çok şanslı görüyorum. Dünyaya bakışını köy enstitüsü felsefesinden almış eğitimci bir babanın çocuğu olmak beni hayata başka türlü hazırlamış. Pek çok başka insan gibi, benim hayatımı da uzun ve küçük dokunuşlarla şekillendirmiş. Eğer sorunlar karşısında bir parça cesaretim ve iyimserliğim varsa, bunu mücadeleci ve idealist bir baba olarak Ali Demirdizen’e borçluyum.

Unutmayacağım. Işıklar içinde uyu sevgili babam...

Kaynak: Kalecik Gazetesi, 26 Aralık 2016, Sayı: 671, Ankara

26/12/2016