Gündüz Özdeş'i Anma Toplantısında Düşündüklerim

img

Erhan Demirdizen

26 Kasım Pazartesi günü İTÜ’de Prof. Gündüz Özdeş’i ölümünün birinci yıl dönümünde andık. Şehir ve Bölge Planlaması Bölüm Başkanı Nuran Zeren Gülersoy ve Dekan Cengiz Giritlioğlu’nun açılış konuşmaları, kişisel tanışıklığım olmayan Gündüz Hoca’ya ilişkin büyük bir resim oluşturdu kafamda.

'Kurucu' olmak…

Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz, Esat Turak, Gönül Tankut, Kemal Ahmet Aru ve Raci Bademli gibi, Gündüz Özdeş de 'kurucu' bir kişilik. 1950’li yılların başında, Gustav Oelsner’in temsil ettiği Alman şehircilik ekolünü devralan ve İTÜ Şehircilik Kürsüsü’nde yeniden yorumlayarak geliştiren iki kişiden biri. Diğeri de, Özdeş’ten daha kıdemli olan, Kemal Ahmet Aru.

Çocukluğundan itibaren Gündüz Hoca’nın fotoğraflarını dikkatle izledim. Babasının erken Cumhuriyet döneminin milletvekillerinden olması, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarına özgü heyecanı ailenin ortak değeri haline getirmiş. Hoca’nın 1950’li yıllarda Kürsü’ye asistan olarak girmesi ve sonrasındaki heyecanının kökenleri biraz bu aile geçmişinden de kaynaklanıyor gibi geldi bana.

ABD deneyimi Hoca’yı zenginleştirmiş…

Gündüz Hoca’nın hayat öyküsünde ilgimi çeken başka bir konu da, Oelsner’den aldığı şehircilik disiplinini ADB’de Columbia Üniversitesi ve Pennsylvania Üniversitesi’nde şehircilik eğitimlerine katılarak zenginleştirmesi.

Şimdilerde bazı polemik sevenlerin, ülkemizdeki planlama birikimini küçük düşürmek için ABD’deki şehircilik anlayışının bize yansımalarını eleştirdiklerini biliyoruz. Kıta Avrupa’sının mimarlık kökenli şehircilik anlayışını yere göğe sığdıramazken, Anglo-Sakson dünyanın coğrafyadan köken alan şehircilik anlayışını ülkemiz için fazlasıyla "emperyalist" bulan bu polemik sevenlere, Gündüz Hoca’nın hayat öyküsünü incelemelerini öneriyorum. Derslerle dolu…

Nitekim anma toplantısında Hande Suher, Gündüz Hoca’nın Amerika deneyiminden sonra Taşkışla’da verdiği dersleri anlatırken ne kadar etkilendiğini anlattı. Bu deneyimin Hoca’yı zenginleştirdiği ve Şehircilik Kürsüsü’ndeki 'kurucu' misyonunu derinleştirdiği apaçık ortada. Bu deneyimden Ahmet Keskin, Hande Suher ve sonraki ardıllarının da epeyce faydalandığını düşünüyorum.

Mühendislikten kopan mimarlık…

Gündüz Hoca’nın eski fotoğraflarıyla birlikte hayat öyküsünü izlerken önemli bir konu daha ilgimi çekti. Hoca ilkin “Yüksek Mühendis Mektebi”nde başlıyor öğrenciliğe. Anladığım kadarıyla sonradan okulun adı değişiyor. Aydın Boysan o günleri anlatırken, herkesin 'mühendis' olarak bilindiğini ve kendini bu şekilde tanıttığını söylüyor. Gündüz Hoca’nın 'kurucu' vasfı burada da devreye giriyor ve Hoca kendisini 'mimar' olarak tanıtıyor. Yani 1950’li yılların, Türkiye’de mühendisliğin içinden mimarlığın doğduğu yıllar olduğu anlaşılıyor. En azından eğitim anlamında.

Bu niye önemli? Bazı mimar dostlarımızın bu tarihi olayları bilmeleri halinde mimarlıkla şehircilik arasındaki ilişkileri sağlıklı biçimde kurmaları kolaylaşacak da ondan… Onlar sanıyorlar ki, Antik çağlardan beri mimarlık mesleği var; bırakın şehirciliği, mühendislik de o mimarlığın içinden çıkma. Ülkemizde de 'Mimar' Sinan’ın bütün haşmetiyle tarihteki yerini almış olmasını bu tezlerine mesnet olarak gösteriyorlar. Oysa durum bundan epey farklı. Nitekim Batı dillerinde 'mühendis' denildiğinde, mimarlık da dahil tüm bu disiplinleri tarihsel olarak kapsadığı biliniyor. Bu bakımdan Hoca’nın serüvenine 'Yüksek Mühendis Mektebi'nde başlaması hayli anlamlı.

Mimarlar Odası’nı kuruyorlar…

Dediğim gibi, Hoca “Yüksek Mühendis Mektebi”nde başlıyor ama “mimar” olduğunu hep kuvvetle vurgulayarak kendi çizgisini oluşturuyor. Bunu da en iyi anlatan olay, 1954 yılında Mimarlar Odası’nın kuruluşunda üstlendiği roller. 1955 - 1957’de, “Mimarlar Odası Merkez İdare Heyeti Reisliği” yapıyor. Aydın Boysan’ın deyimiyle “o efsane Oda yönetimi” de yine derslerle dolu.

Şehir Plancıları Odası’nın 10 yıl yöneticiliğini yapmış olmanın getirdiği duyarlılıkla, Mimarlar Odası’nın 1950’li yılların ortasındaki kuruluş hikayelerini dinleyince, bazı notları bir kenara kaydettim kendimce.

Her şeyden önce, Gündüz Hoca’nın o yıllarda Gümüşsuyu’ndaki fakültede yer alan soğuk odasını gözümde canlandırdım. Ağır ve eski bir çalışma masasının üstündeki kitapları, mecmuaları, kağıtları, kalemleri gözümün önüne getirdim. O masanın etrafındaki sert iskemleler üzerinde, Aydın Boysan, Nezih Eldem ve diğer “efsane yöneticiler”, İnşaat Mühendisleri Odası’na üye olmakta sakınca görmeyen mimarlara “meslek bilinci” aktarabilmek için kim bilir nasıl stratejiler üzerinde tartışıyorlardı.

O döneme ait bu resim, şimdilerde üniversitelerimizdeki genç akademisyenler için fazlasıyla derslerle dolu diye düşünüyorum. Çünkü artık “ben mesleği yapmıyorum” diyerek Oda’dan istifa etmeye kalkışan genç akademisyenlere de, hiç Oda’ya üye olmadan kendi kişisel dünyasına kapanmayı tercih edenlerine de o kadar çok rastlıyorum ki. Bu tespitlerimin kimseyi incitmesini istemem ama, üniversitelerimizdeki genç akademisyen kuşağının Oda’yla üniversite arasındaki organik bağın tarihini daha iyi bilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Gündüz Hoca’nın odasında kurulan Mimarlar Odası bunun en çarpıcı örneği.

Şehir Plancıları Odası’nın kuruluşu ve “Kürsü”den “Bölüm”e geçiş…

Mimarlar Odası’nın bu kuruluş hikayesi bana Şehir Plancıları Odası’nın bundan 15 yıl sonraki kuruluşunu hatırlattı. Bu sefer mekan ODTÜ. Gündüz Hoca’nın odasında 15 yıl önce yaşananlar, 1969’da Esat Turak ve İlhan Tekeli’nin odasında tekrarlanıyor. Bu sefer kurulan Şehir Plancıları Odası. Şehircilik bölümünde kim varsa hepsini üye yapıyorlar.

Aynen “Yüksek Mühendis Mektebi” sonrasında İTÜ kampusundaki “mimarlık bilinçlenmesi” gibi, ODTÜ kampusunda da, eğitimi başlayan ve ilk mezunlarını veren “şehirciliğin bilinçlenmesi” başlıyor. Mimarların 15 yıl önce İnşaat Mühendisleri Odası’ndan kopuşlarına benzer, şehir plancıları da Mimarlar Odası’ndan kopuyor.

Gündüz Hoca’nın 1969’dan sonra Şehir Plancıları Odası’nın kuruluşuna nasıl baktığını bilmiyorum. Ama şunu diyebilirim: Hayat öyküsünü dinlerken kafamda oluşan büyük resim, Hoca’nın “kurucu” kişiliğiyle Şehir Plancıları Odası’na olumlu baktığını düşünmeme sebep oluyor. Çünkü Gündüz Hoca, Oelsner’den aldığı şehircilik nosyonunu ABD’deki planlama okullarında zenginleştirerek, aslında şehirciliğin yeni bir disiplin olduğu fikrine ulaşmış olmalı. 1962’de “Şehirciliğe Giriş ve Toplum Ölçeği”ni yazmış olması ve 1973’ten başlayarak “şehirsel bölgeler ve ulaşım” konusundaki yoğunlaşması da bunu destekliyor. Bunun yanı sıra, 1980’li yıllarda, Hoca’nın emekliye ayrılmasından önce Şehircilik Kürsüsü’nün “Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü”ne dönüşmüş olmasından da cesaret alarak bu yorumu yapıyorum. 

Burada yeri gelmişken bir konunun daha altını çizmek istiyorum: Bazı polemik üsluplu mimar dostlarımızın dediği gibi, 1980’li yıllarda “Kürsü”nün “Bölüm” olmasının sebebi ceberut YÖK düzeninin dayatmaları değil. Eğer Kemal Ahmet Aru, Gündüz Özdeş ve diğer hocalar böyle düşünmüyor olsalardı, Mimarlık bölümünün içinde bir “ana bilim dalı” olarak varlıklarını koruyabilirlerdi kanımca. Gündüz Hoca’nın dinlediğim hayat öyküsü, “bölüm” kurulmasının pek de öyle dışardan bir dayatmayla olmadığını açıkça gösteriyor. 1990’lı yıllarda Hoca, geriye dönüp baktığında, birkaç kişilik bir “Kürsü”nün, gelinen noktada onlarca kişilik kadrosuyla “Bölüm” olarak varlığını sürdürmesinden tamamıyla memnun. Bunu bir başarı öyküsü olarak görüyor. Bu konuda yaptığı pek çok konuşma var.

Gündüz Hoca’nın Mimarlar Odası’yla ilişkisinin tarihi seyri de aslında bir bakıma önemli bir gösterge. Gerçi anma toplantısında bahsedilmedi ama, Hoca’nın 1990’lı yılların başında yaptığı “Tarihi Yarımada İmar Planları”nın en fazla Mimarlar Odası tarafından eleştirilmesi ve benzer olaylar önemli. Hatta bu eleştirilerde Oda yöneticilerinin ölçüyü biraz da kaçırdıkları biliniyor. Anlayabildiğim kadarıyla, kendi kurduğu meslek odasıyla ilişkileri son yıllarda fazla sıcak değildi.

“Bizi nasıl anacaklar?”

Anma toplantısının en çok içime dokunan konuşmalarından birini Metin Sözen yaptı. “Gündüz Hoca’nın çocukluk ve sonrasındaki fotoğraflarına bakarken, birlikte ayakta durmayı öğrenen insanları gördüm” anlamına gelecek sözler ettikten sonra, “biz şimdi o kuşağın insanları olarak Hoca’mızı anıyoruz, ama bizden sonraki küresel teknolojik çağın kuşakları acaba bizi nasıl anacak” sorusunu ortaya attı. Ya da Sözen’in sözleri bana bunları düşündürdü, önemli değil. Şimdilerde meslek odalarımızdaki bazı nezaketsiz insanları düşününce, bu sözlerin içimi ürperttiğini itiraf etmeliyim.


Kaynak: Planlama.Org