İstanbul Frene mi Basacak, Gaza mı?

img

Erhan Demirdizen

Gaza basıp büyümeye devam eden İstanbul'un öngörülemez geleceğinin gölgesinde yapılan bir proje yönetim zirvesi...

Binlerce yıllık kentler tarihine baktığımızda, önemi ve çekiciliği arttığı halde nüfusu azalan bir kent yok. Köyden dönüşerek tarih sahnesindeki yerini alışıyla birlikte kentler hep çekim merkezi oldu, nüfusunu arttırdı. Büyük afetler, kaybedilen savaşlar, yıkılan devletler dolayısıyla ekonomisi çökmediği sürece kentler hep büyüdü.

Tarihten gelen bu kadim bilgi nedeniyle olacak ki, kentlerin başarı öyküleri ile büyümeleri eşanlamlı olarak algılanır. Bu nedenle de, kentin nüfus kaybetmesi, üstesinden gelinmesi gereken bir sıkıntı olarak görülür.

Oysa şimdilerde bu anlayış ciddi bir sarsıntı geçiriyor. Tokyo’yu bir kenara koyarsak, dünyanın en kalabalık metropollerinin arkasında birer başarı öyküsü olmadığını, tam tersine başarısızlıklar olduğunu görürüz. Kalabalık kentler listesinin ilk sıralarında İstanbul ile birlikte Karaçi, Mumbai, Delhi, Mexico City, Sao Paulo’nun olduğunu hatırlatırsak, sanırım herkes aynı sonuca ulaşır.

Buna karşılık Viyana, Vancouver, Helsinki gibi kentlerin ise yaşam kalitesi ligini oluşturduklarını hatırlamak gerekir. Viyana’yı görünce, bir kentte yaşam kalitesinin ne demek olduğunu madden anladım. Nüfusu 1.5 milyon ve hiçbir noktasında trafik sıkışmıyor.

Bugün nüfusu çok büyüyen kentlerin bir hastalık semptomu olarak kabul edilmesi gerekiyor. Buna karşılık nüfus artışı kontrol altına alınmış bir kent, ihtiyaçları öngörülmüş, planlanmış ve yönetilebilir bir kent olarak görülmeli.

Yani kentlerin başarı öyküleri ile nüfus artışları arasında artık eskisi gibi doğru bir ilişki yok.

Son 20 yılda nüfusunu iki kat arttıran İstanbul için birkaç ay sonra yapılacak belediye seçimlerinden önce bu konuyu tartışmamız şart. İstanbul, büyümeye devam mı etmeli, yoksa yavaşça frene mi basmalı?

Bu tartışmayı Project Management Istitute’un 27-28 Eylül’de İstanbul’da düzenlediği 2013 Zirvesi’nde yaptık. “Sürdürülebilir Gelecekler” başlığı altında “İstanbul’un 21’inci Yüzyılı”nı konuştuk. Torunlar GYO’dan Levent Sümer’in yönettiği toplantıya şehir plancıları Tavit Köletavitoğlu ve Mustafa Kalyoncu’nun yanı sıra proje yönetimi alanında deneyimi olan Noyan Sancar ve Kemal Okumuş ile birlikte katıldık.

İstanbul’un bugünü ve geleceğine dair ilk sorun, kuşkusuz trafik. Kalabalık kentler liginin üst sıralarında olan İstanbul esasen günlük ulaşım verileri ve otomobil sahipliği bakımından hayli mütevazı hacimlere sahip. Londra, New York ve Tokyo’daki benzer hacimlerle kıyaslayınca, 14 milyonluk İstanbul’da yaşayanların büyük bir bölümünün evde oturduğu anlaşılıyor.

Buna rağmen trafik her gün koca kentin canına okuyor. Artık sabahları 6:30’da bile köprü trafiği başlamış oluyor.

Neden?

Çünkü metro ve deniz yolu etkin kullanılmıyor… Biz şehirciler bu soruya cevap verirken, günlük ulaşım verilerine bakarak böyle diyoruz.

Elbette trafik sorunundaki en büyük pay, ulaşımın karayolu ve köprülere olan yüksek bağımlılığı, bundan kuşku yok. Ama sadece bunu söyleyerek işin içinden çıkamayız.

Nitekim Boğaziçi Üniversitesi’nden bir öğrencinin yaptığı araştırmaya göre, İstanbul’da trafiğin nedenleri arasında yüzde 11 paya sahip olan, yol bakım çalışmaları. Hiç azımsanacak bir oran değil. Demek ki, ya yollarımız yanlış ya da yol bakım çalışmalarını iyi yönetemiyoruz. Bu da var…

Öteden beri yolların yeterli olup olmadığı ciddi bir tartışma konusu. Bir görüşe göre, yeterli yol var ama haddinden fazla otopark olarak kullanıldığı için kapasitesi düşüyor. Nedeni ne olursa olsun, İstanbul’daki mevcut araç sayıları ile kıyaslayınca yol kapasitesi uzun yıllardır ihtiyacın çok altında. Sözgelimi 2007 yılında yapılan bir araştırmaya göre, o tarihte mevcut yolların kapasitesi 1.33 milyon araç iken, yine o tarihteki araç sayısı 2.3 milyon.

Şimdiki araç sayısı ve önümüzdeki yıllarda gerçekleşecek artışlar düşünülünce, yeni yollar yaparak ulaşım ihtiyacını karşılamak mümkün olamayacak. Kaldı ki, yeni yol yapımı daha fazla otomobil kullanmayı özendirdiğinden, trafikte kara delik etkisi yaratıyor.

Marmaray ve metro yatırımlarına son yıllarda ağırlık verildiği söylenebilir ama Belediyenin 2019 yılı için öngördüğü metro yolcu kapasitelerine bakınca, reel ulaşım ihtiyacının bu hızla yakalanamayacağı anlaşılıyor.

İstanbul büyümeye bağlı bir hastalık yaşıyor. Artık burada metro gibi kuvvetli ilaçlar bile kenti sağlığına kavuşturmaktan uzak görünüyor.

Peki çözüm ne?

İstanbul’u ve Türkiye’yi yönetenlerin bir konuda karar vermesi gerekiyor. Ya yeni projeler ve yatırımlarla İstanbul’un çekim gücünü arttırmaya devam edecekler ya da mevcut İstanbul’un konforunu sağlamaya yönelik bir strateji izleyecekler.

Şu anda gündemde olan üçüncü köprü ve otoyollar, üçüncü havalimanı, kanal ve yeni kent projelerinin hiçbiri mevcut nüfusuyla İstanbul’un konforunu arttırmayı hedeflemiyor. Bunların hepsi İstanbul’un çekim gücünü arttırmaya yönelik projeler.

Kangrenleşen trafik sorununu hafifletmek başta olmak üzere, İstanbul’un yaşam kalitesi liginde yükselebilmesinin yolu, kalabalık kentler liginde daha alt sıralara inmesinden geçiyor. Hem büyüyüp hem de yaşam kalitesini sağlamak ise olağanüstü bir kaynak gerektiriyor. Bunun gerçekçi olmadığı apaçık ortada.

Bu nedenle, bitme aşamasında olan Marmaray hariç gündemdeki büyük İstanbul projelerinin iptal edilmesi, İstanbul’un büyüme dinamikleri bakımından yavaşça frene basılması, vites küçültülmesi, kapasite ile ihtiyaç arasındaki makasın kapatılmasına yönelik kamu ve özel sektör yatırımlarının teşvik edilmesi, konfor arttırıcı önlemlerin alınması gerekiyor.

Proje yönetimi ile ilgili teknik bir toplantıda İstanbul’un sürdürülebilir geleceğine dair bu kadar tartışma yapılması bir yönüyle olumlu ama bir yönüyle de olumsuz, kabul etmek lazım. PMI 2013 Zirvesi’nden ayrılırken aklımı şu soru kemiriyordu: Geleceği bu kadar belirsiz bir kentte proje yönetiminden nasıl bir performans beklenebilir?

Kaynak: İstanbul Semtleri

22/10/2013