Japonya Depreminden Türkiye İçin Kent Planlama Dersleri

img

Erhan Demirdizen

Depreme karşı önlem alınması sadece riskli kabul edilen yapıların yıkılmasıyla sağlanamaz. Bunun için 'yapı' ile birlikte 'alan' bazlı kapsamlı bir dönüşüm programına ihtiyaç var.

Denilebilir ki, Türkiye bir depremden alması gereken dersleri 17 Ağustos 1999 günü Gölcük merkezli gerçekleşen Marmara depreminden aldı, başka bir ülkedeki depreme ihtiyacı yok. Bizdeki deprem belki şiddet olarak daha mütevazı bir büyüklükte gerçekleşti ama yıkıcı etkileri açısından derslerle doluydu diye düşünülebilir.

Bunlar kısmen doğru sayılabilir. Ancak Japonya depremi Türkiye’yi konunun başka bir yönüyle karşı karşıya getirmiş bulunmaktadır. Sorunun çözümünü tümüyle mühendislik eksenli yöntemlerle sağlamanın sanıldığı kadar geçerli bir fikir olamayacağı anlaşılmıştır. Zira deprem riskine karşı alınabilecek bütün mühendislik önlemlerini Japonya almıştır. Ancak binlerce insanın yaşamını yitirmesinin ve büyük çaplı yıkımların önüne geçilmesi mümkün olamamıştır.

Bu çerçevede, Türkiye’deki duruma biraz daha yakından bakmakta yarar vardır.

TÜRKİYE’DE YAYGIN ANLAYIŞ

1999 yılında yaşanan büyük depremin ardından “çözüm” arayışı, yeni yapıların “denetimli” üretilmesi ve risk altındaki mevcut yapıların güçlendirilmesine odaklandı. Bu amaçla, ülkenin hemen her yerinde zemin etütlerinin elde edilmesi ve mevzuata uygun yapı üretimi başlıca uygulamalar haline geldi. Yani Türkiye çözümü zemin ve yapı mühendisliğinde buldu. Bu amaçla pek çok mevzuat düzenlemesi yapıldı.

Söz konusu mühendislik yaklaşımının en dikkat çekici önermelerinden biri her yerde yapı yapılabileceği fikrine dayanmaktadır. Buna göre, sözgelimi “jeolojik sakınca” verisine dayanarak yapı yapılmasını yasaklamak doğru bir mühendislik çözümü değildir. Doğrusu, her yerde yapı yapılabileceğini, ancak jeolojik sakınca olan yerlerde yapı maliyetinin yükseleceğini kabul etmektir.

İmar planları da günümüzde bu yaklaşımın baskısı altında yapılmaktadır. Planı yapılacak alanın jeolojik etütleri yapılmakta, burada yapı yapılırken alınacak “önlemler” belirlenmekte, imar planları da bu önlemleri plan notu olarak karar altına almaktadır. Yapılaşma sırasında alınacak yapım önlemleri dışında çözüm geliştirilememektedir.

JAPONYA’NIN ÖĞRETTİKLERİ

Ülkemizde benimsenen bu yaklaşım Japonya’da yanlışlanmış bulunmaktadır. Mühendisliğin her engeli aşmaya yeterli olmayabileceği, yükselen yapı maliyetleri karşılanmak koşuluyla her yere yapı yapılmasının doğru olmadığı görülmüştür. Sonuç olarak, bütün riskleri bertaraf etmenin yolu kendi başına iyi mühendislikten geçmemektedir.

Japonya deneyimi bir kez daha göstermektedir ki, deprem tek başına gerçekleşen bir afet değildir. Tsunami, yangın, nükleer kaza, vb. pek çok yan sonuçları olan kapsamlı bir afet paketidir. Bu nedenle, çözüm yollarının da kapsamlı yaklaşımlarda aranması gerekmektedir. Nitekim Japonya’da da bugün sadece sağlam yapı yapmak değil, tsunami riski nedeniyle bazı kullanım türlerinin deniz seviyesinden daha yüksek kotlara taşınması üzerinde tartışmalar yapılmaktadır.

Depreme karşı geliştirilecek çözümün öncelikle kentsel kullanım türlerinin yer seçiminde aranması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, deprem riskinin azaltılmasında “yapı” yerine, önceliğin “yerleşme”ye verilmesi gerekmektedir. Yerleşme bütününde alınabilecek önlemler planlandıktan sonra, yapı ile ilgili çözümler devreye sokulmalıdır.

Bu yaklaşımın dayandığı tespit şudur: Yapılar kendi başına yeterince anlamlı bir entite (varlık) değildir, içindeki ve çevresindeki işlevler ile birlikte bütünlük oluştururlar. Dolayısıyla, deprem risklerine karşı önlem alırken yapıyı sadece fiziki bir entite olarak görmek, yani işlevlerle bütünleştirmemek, ortaya çıkan çözümün yeterliliğine dair sorumluluğu zemin ve yapı mühendisliğinin üzerine atmaktan öteye gidememektedir.

Oysa risk altında olan yalnızca fiziki yapı değildir, yapının içindeki ve çevresindeki işlevlerdir de. Hatta riskin boyutlarını arttıran ya da azaltan faktör bu işlevin bizzat kendisidir. Buna basit bir örnek vermek gerekirse, kentin içinde yoğun olarak kullanılmayan bazı yapıların depreme karşı dayanıklı olması ile yoğun kullanılan bazı yapıların dayanıksız olması arasındaki risk farklılaşması son derece açıktır. Önemli olan sadece sayısal olarak ne kadar yapının riske karşı dirençli olduğu değildir, bu yapıların hangi işlevlere ayrılmış olduğu da en az diğeri kadar önemlidir.

1999 DEPREMİNİ HATIRLAMAK

Bunun önemi hem 1999 yılındaki büyük depremde hem de çeşitli sel olaylarında ortaya çıkmış bulunmaktadır. Yaşanan afetin boyutlarını asıl belirleyen faktör, afet sonucu ağır hasar ve yıkıma uğrayan yapı ve alanların hangi amaçlarla kullanılmakta olduğudur. Eğer ağır hasara uğrayan ya da yıkılan yapılar kentin stratejik açıdan öncelikli kullanım alanlarında kalıyor ise, afetin etkilerini bertaraf etmek zorlaşmaktadır. Buna karşılık, ağır hasarlı ve yıkılan yapı stoku kentin bütünlüğü açısından daha ikincil bir kullanım alanında ise, bu alanların izole edilerek sağlıklılaştırılması ve ilerleyen aşamalarda yenilenmesi daha kolay olabilmektedir.

Sözgelimi, 1999 yılındaki büyük depremde Sakarya kentinin merkezi iş alanında yer alan yapıların büyük ölçüde yıkılması ve bunun sonucu olarak kentin merkezi işlevlerinin akamete uğraması, bu kentin deprem sonrasında yeniden toparlanmasını bir hayli güçleştirmiştir. Hatırlanacağı gibi, kentin hızla yenilenmesini sağlamak için, diğer kriterleri yerine getirmediği halde bu kentin belediyesine büyükşehir statüsü verilmiştir.

Sakarya örneğindeki büyük kentsel yıkıma karşılık, sözgelimi Yalova’da yıkımın kent yaşamı üzerindeki etkisinin aynı düzeyde olduğu söylenemez. Bunun başta gelen nedeni, Yalova’da ağır hasar gören veya yıkılan yapıların çoğunlukla kentin gelişme bölgelerindeki konut alanlarında, hatta ikinci konut alanlarında yer alması olmuştur. Bu alanlardaki yıkımlar nedeniyle kentin merkezi işlevleri büyük çaplı bir engelle karşılaşmadığından, kentin deprem sonrası toparlanması görece daha kolay gerçekleşmiştir.

Bu örneklerden yola çıkarak, kent içindeki yapıların ve -daha da geniş bir perspektifle- alanların kullanım biçimlerinin afet risklerine karşı alınacak önlemlerde başlıca dikkate alınması gereken unsur olduğu kabul edilirse, yapılacak işlerin tanımlanması kolaylaşacaktır. Bu durumda, kent içindeki ve çevresindeki kullanımların yer seçimleri ön plana çıkacaktır. Burada altını çizmek gerekir ki, böyle bir yer seçiminin hem kentsel yerleşmeler bütününde hem de bölgeler bütününde ele alınması önemlidir. Başka bir deyişle, “yapı” ölçeğinden “yerleşme” ölçeğine ve mümkünse “bölge” ölçeğine geçiş yaparak, önce faaliyetlerin yer seçimine odaklanmamız gerekmektedir. Dolayısıyla, yapı mühendisliğinden önce kent planlamasını halletmemiz gerekmektedir.

NASIL BİR PLANLAMA?

Deprem ve diğer afet risklerine karşı alınacak planlama önlemlerini üç grupta ele almak yararlı olacaktır.

1) Stratejik Önceliği Olan Kullanımlara Yönelik Planlama

Bunlardan ilki, kentler ve bölgelerdeki stratejik önemi olan kullanımların görece az riskli alanlara taşınmasına yönelik planlama çalışmalarıdır. Bu kapsamda, tehlikeli atık üreten gayrisıhhi tesisler, enerji üretim tesisleri, kentin merkezi iş alanı ve yönetim birimleri, ana ulaşım aksları, lojistik alanları, sağlık tesisleri, kentsel altyapı (elektrik ve doğalgaz ağları, su şebekesi, kanalizasyon) başta olmak üzere, kentteki kullanım alanlarına yönelik stratejik önceliklerin belirlenmesi gerekmektedir. İkinci aşamada, bu kullanımların ya tamamen riski düşük alanlara taşınması ya da alternatiflerinin oluşturulmasına yönelik bir planlama çalışmasına başlanmalıdır.

Şimdiden dünyanın en büyük nükleer felaketi olarak tarihe geçtiği ifade edilen Japonya’daki Fukushima nükleer santralinin tsunami riskine karşı direnç gösterememesi, sadece santral yapısının mühendislik özellikleriyle açıklanamaz durumdadır. Kuşkusuz mühendislik alanında da tartışmalar sürmektedir. Ancak bu tür gayrisıhhi enerji tesislerinin depreme bağlı afet paketindeki tüm riskler açısından yer seçiminin yapılması üzerinde Japon meslek çevrelerinde tartışmalar yapılmaktadır.

Ülkemizde de, özellikle deprem ve bağlı afetlerin meydana gelme riski görece yüksek bölgeler başta olmak üzere, tehlikeli atık üreten ve diğer gayrisıhhi müesseseler ile her türlü enerji üretim tesisi başta olmak üzere, yüksek risk grubunda bulunan tesislerin yerlerinin değiştirilmesine yönelik kapsamlı bir yasal düzenleme ve planlama çalışmasının başlatıldığını söylemek mümkün değildir. Bu açıdan, 1999 yılında Marmara Bölgesinde meydana gelen büyük depremde bölgedeki bazı kimya tesislerinin benzer şekilde afetten etkilendikleri hatırlanmalıdır.

İstanbul örneği esas alınırsa, deprem açısından yüksek risk grubunda bulunan diğer kullanım alanları ile ilgili olarak kent planlama düzeyinde somut önlemlerin alınabildiğini söylemek de mümkün görünmemektedir. İstanbul’un özellikle Avrupa Yakası’nın Marmara Denizi’ne bakan bölümlerinde deprem risklerinin yüksek olduğu bilinmekle birlikte, bu bölgedeki stratejik öncelikli kullanımların görece düşük riskli bölgelere taşınmasına yönelik bir planlama ve program oluşturulmamış durumdadır. Sözgelimi, bilinen riskli bölgelerdeki tehlikeli atık üreten tesisler, gayrisıhhi müesseseler, enerji üretim ve dağıtım tesisleri, merkezi iş alanları, lojistik alanları ve sağlık tesisleri ile ana ulaşım akslarına yönelik bir risk azaltma planlaması halen yapılmamıştır.

Bunların içinde lojistik alanlarına yönelik üst ölçekli plan düzeyinde alınmış çeşitli yeniden bölgeleme ve yer seçimi kararları bulunmaktadır. Ancak buradaki yeniden bölgelemede deprem riskinin bertaraf edilmesinden çok kentsel ulaşım sorunlarına çözüm geliştirme yaklaşımının belirleyici olduğunu belirtmek gerekmektedir. Dolayısıyla, yeni raylı sistem güzergâhları ve liman önerileri doğrultusunda belirlenen lojistik alanlarının deprem riski açısından ne durumda olduğuna yönelik bir sorgulamanın yeterli düzeyde yapılabildiğini söylemek fazla iyimserlik olacaktır.

Metropoliten alan bütününde alternatif ulaşım aksları geliştirilmektedir. Ancak bunda da yine deprem riskinin dikkate alınmadığını teyit etmek için bir tane örnek vermek yeterli olacaktır: Üçüncü Köprü ve Kuzey Marmara Otoyolu. Bu projenin geliştirilmesinde de temel saik, İstanbul metropolünün deprem riski karşısında dayanıklılığını arttırıcı önlemleri almak değildir.

İstanbul’dan verilebilecek bir diğer örnek de kamuya ait sağlık tesisleri ile ilgilidir. Kentin merkezi alanlarındaki büyük hastanelerin bulundukları yerden taşınmalarına yönelik çeşitli girişimler söz konusudur. Bunlar arasında özellikle Şişli Etfal Hastanesi’nin Seyrantepe’ye, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin acil servis dışındaki birimlerinin de Küçükçekmece’ye taşınması öne çıkmaktadır. Koşuyolu Kalp ve Damar Hastalıkları Hastanesi’nin Kartal’a taşınması ise gerçekleşmiş bir uygulamadır.

Bu hastanelerin yerlerinin değiştirilmesinde de yine deprem riskine karşı önlem alma yaklaşımı belirleyici değildir. Hangi hastanelerin görece yüksek riskli bölgelerde olduğu, bunlardan hangilerinin yerlerinden taşınması gerektiği, bu durumdaki hastanelerin yerine getirdikleri kamu hizmeti açısından en uygun yer seçiminin hangi kriterlere göre yapılacağı ile ilgili bir çalışma bulunmamaktadır.

2005 yılında bir özel hastanenin açılış töreninde Başbakan’ın basına yansıyan sözleri, kamu sağlık tesislerinin bulunduğu alanların yeniden işlevlendirilmesi ile ilgili egemen yaklaşımı ifade etmektedir. Başbakan’ın özel hastanenin sahibine yönelik sözleri şu şekildedir: “Şişli Etfal’i verelim, bir de yer gösterelim, orada modern bir hastane yap, Etfal’i de ister hastane yap, ister alışveriş merkezi.”

2. Acil Durum Yönetimine Yönelik Planlama

Deprem ve bağlı afetlerin meydana geldiği sırada insanların bulundukları yerden hızla çıkarılmaları ve ilk aşamada yakın çevredeki açık alanlarda toplanmalarının sağlanmasını amaçlayan önlemlerin planlama yoluyla önceden alınmış olması gerekmektedir. Bu kapsamda, nüfus yoğunluğu yüksek olan riskli alanlardaki komşuluk birimlerinden başlayarak, farklı ölçeklere hizmet sağlayabilecek büyüklüklerde açık alanların oluşturulması önem kazanmaktadır.

Her türlü yeşil alan, açık ve kapalı spor tesisleri, meydanlar, bulvar ve caddeler ile henüz yapılaşmamış kentsel alanların değerlendirilmesi bu kapsama girmektedir. Ancak, yine İstanbul örneğine bakıldığında, 12 yılda yapılan çalışmaların yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir.

Meydan oluşturmaya yönelik çalışmaların sınırlı da olsa gündemde olduğu, ancak hangi meydanların öncelikle ele alınacağı konusunda deprem riskine odaklı bir yaklaşımın benimsenmediği görülmektedir. Buna karşılık, yeşil alan ve yeni spor tesislerinin yer seçimlerinde de deprem riskine göre öncelikler belirlenmiş bulunmamaktadır.

İstanbul’da acil durum planlamasına yönelik alınan önlemlerin başında, bazı ulaşım güzergâhlarının deprem anında ve sonrasında “acil ulaşım yolu” olarak derecelendirilmesi gelmektedir. Bu yolların kapasitelerinin arttırılması, hiç değilse mevcut kapasitelerinin en üst sınırda kullanılabilir durumda tutulması gerekmektedir. Ancak bu yollarda belediyeye ait şirket tarafından ücretli otoparklar oluşturulmuş bulunmaktadır. Buraların deprem anında acil ihtiyaçlar için kullanılacağı göz ardı edilmektedir.

Belediyelerin yeşil alanları arttırmak bir yana, mevcut yeşil alanları azaltmaya yönelik imar planı değişiklikleri yaptıkları bilinen bir konudur. Aynı biçimde, henüz yapılaşmamış alanların yüksek yapı yoğunluklarıyla yapılaşması teşvik edilen bir durumdur. Kamu mülkiyetindeki alanların satılarak yüksek yoğunluklu yapılaşmaya açılmasını da bunlara ekleyince, acil durumlarda toplanabilecek alan oluşturulmasına yönelik bir politikanın hayata geçirilmediği açıkça görülmektedir.

3. Kentsel Dönüşüm Hedefli Planlama

Kent içinde ve çevresindeki stratejik önceliği olan kullanımlar ile risk alanları eşleştirmesini sağlamaya yönelik genel bir dönüştürücü plana ihtiyaç bulunmaktadır. Başka bir deyişle, yukarıda ayrıntıları verilen yüksek risk grubundaki stratejik kullanımların farklı bölgelere kaydırılarak risk düzeylerinin düşürülmesini hedefleyen genel bir planın parçası olarak kentsel dönüşüm amaçlanmalıdır.

Bu boyutu olmayan bir kentsel dönüşüm, yapıların yalnızca fiziki olarak yenilenmesini amaçlamakla sınırlı kalmaktadır. Oysa yapıların içindeki ve çevrelerindeki işlevlerle bir bütün olarak değerlendirilmemesi halinde, kent bütününde depreme karşı önlem alınması mümkün olamamaktadır.

Nitekim son 7-8 yıldır Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından desteklenen çeşitli kentsel dönüşüm proje ve uygulamalarında sadece yapı stokunun yenilenmesi amacına odak yapılmıştır. Son zamanlarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından “Fikirtepe Projesi” olarak duyurulan başka bir modelde de yine sadece eskiyen yapı stokunun yenilenmesi amacına ulaşılmak istenmektedir. TOKİ’ye dayalı uygulamalarda yapı sahipleri ile bu kurum arasındaki özel proje anlaşmalarına göre yapı stoku yenilenirken, “Fikirtepe Modeli”nde yapı sahipleri ile müteahhit arasındaki kadim ilişki büyük ölçekli olarak yeniden teşvik edilmektedir.

Bu uygulamaların hiçbirinde deprem riski – kullanım ilişkisi dikkate alınmamakta, kentsel işlevlerin yer seçimine yönelik planlama yaklaşımları önemsenmemektedir. Nitekim İstanbul metropoliten alanı içinde Fikirtepe’nin bulunduğu konumda yüksek bir deprem riski olduğu da hayli şüphelidir.

“Fikirtepe Modeli” ile amaçlanan, çok küçük parseller üzerinde yapılaşmış bir alanda daha büyük parsellerin oluşmasını teşvik etmeye yönelik bir yapı yoğunluğu artışıdır. Bu artışın yer yer iki katına kadar çıktığı saptanmaktadır.

Bir an için bu yöntemin uygun bir kentsel dönüşümü sağladığı düşünülse bile, bundan 50-60 yıl sonra yapı stoku tekrar yaşlandığında nasıl bir yenileme yapılacağı sorusu ortada durmaktadır. Her 50-60 yılda bir İstanbul’un yapı yoğunluğunun iki katına çıkarılması yoluyla yenileneceğini öngörmek uygun bir plan yaklaşımı olarak kabul edilemez. Planların sadece güncel dönüşüm ihtiyacını çözmeye çalışmaması, ayrıca gelecekteki ihtiyaçları da öngörmesi beklenir.

SONUÇ OLARAK

Yapılan kentsel dönüşüm uygulamaları ile depremin çok boyutlu riskleri arasında güçlü bir ilişki kurulabilmiş değildir. Bu tür dönüşüm uygulamalarında çoğunlukla deprem riski gerekçe olarak belirtiliyor olsa da, bu uygulamaları asıl harekete geçiren motivasyonun kentsel rant olduğu deneyimler sonucu ortaya çıkmaktadır.

İstanbul örneği esas alınırsa, geçmişten günümüze kentsel dönüşüm uygulamalarının depreme yönelik yeniden yapılanmayı hedeflemediği İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından da kabul edilmektedir. Bu nedenle 2011 yılı ve sonrası, “İstanbul’u depremden kurtarma dönemi” olarak ilan edilmiş bulunmaktadır.

Bu “kurtarma”nın yapı yoğunluğunu arttıran imar planları yoluyla sağlanmaya çalışılacağı, böylece yapı sahipleriyle müteahhitlerin yık-yap anlaşması yapmalarının teşvik edileceği anlaşılmaktadır. Bu yapıların kentte hangi işlevleri yerine getirdikleri, kullanım amaçlarının ne olduğu ve bu bakımdan deprem riskini arttırıp arttırmadıklarına bakılmayacağı görülmektedir.

“Kurtarma” kapsamında yeni yapıların iyi bir mühendislik hizmeti almış olması yeterli kabul edilecektir.


Not: Bu yazı, 29-30 Nisan 2011 tarihlerinde Bursa'da düzenlenen TMMOB Bursa 3. Kent Sempozyumu'nda sunduğum yayınlanmış bildiri metnidir.