Kentsel Dönüşümün Usulünce Yapılmasından Ne Anlamak Gerekir?

img

Erhan Demirdizen

Kentsel dönüşümün ilham verici mekanlarından biri olan Karaköy'de yapılan kentsel dönüşüm panelinde, başarılı planlama ve uygulama için ipuçları tartışıldı.

İstanbul ODTÜ Mezunlar Derneği’nin 28 Ocak 2017 günü düzenlediği kentsel dönüşüm panelinin adresi, Karaköy’dü. Kentsel dönüşümü Karaköy’de konuşmak ilham vericiydi. Çünkü kentin dönüşerek evrim geçirdiğinin canlı kanıtıydı. Yüzyıl geriye gittiğimizde, Galata Limanı ve Bankalar Caddesi’yle birlikte Osmanlı’nın finans merkezi olan Karaköy, 1950’li yıllarda E-5 karayolunun inşası ve özellikle 1970’li yıllarda Boğaziçi Köprüsü’nün yapılmasıyla birlikte önemini yitirmeye başladı. Çünkü bu faktörlerin de etkisiyle merkezi iş alanı Şişli-Mecidiyeköy-Zincirlikuyu bölgesine kayıyordu. 1980’li yıllarda neo-liberal süreçler ve küresel etkiler nedeniyle merkezi iş alanının Levent bölgesindeki gelişmesini ikinci köprü ve TEM otoyolunun inşası takip etti. Artık merkezi iş alanı Maslak’a kadar uzanıyordu.

1990’lı yılların sonuna geldiğimizde Karaköy, yüzyıl öncesinin parlak geçmişinden bir hayli uzaktı. Konumu nedeniyle binaların zemin katlarında perakende ticaret, imalat ve depolama kullanımları yaygınlaşmıştı. Gündüzleri yoğun bir iş hayatına sahne oluyordu ama geceleri tümüyle ıssız ve işlevsiz bir kent parçası haline gelmişti.Son 5-6 yıl içinde Karaköy’de binaların hızla el değiştirdiğini, küçük üretim atölyeleri ve küçük esnafın gitmeye başladığını, yerine kültür-sanat butiklerinin, yüksek standartlı restoranların, kafelerin gelmeye başladığını görüyoruz.

Kent, parça parça ve bütün olarak, bazen yavaş bazen de hızlanmış şekilde dönüşüyor. Bu dönüşümü durdurmaya çalışmak gerçekçi değil.Kent dönüşüyor ama bizim ‘kentsel dönüşüm’ adına yaptıklarımızla dönüşünce, kentin kimyasını bozan bir durumla karşı karşıya kalabiliyoruz. Çünkü kent sadece binalardan oluşan fiziksel bir çevre değil, aynı zamanda bir tür kimyaya sahip. Dışarıdan yaptığımız müdahaleler istenmeyen sonuçlara yol açabiliyor. Tıpkı kontrolsüzce kullanılan antibiyotiklerin vücuda verdiği zararlar gibi.‘Kentsel dönüşüm’ adını verdiğimiz fiziksel müdahaleler ile kenti daha ‘kitaba uygun’ hale getirmeye çalıştıkça, aslında kenti giderek bir ‘yatırım’ ortamına dönüştürüyoruz.

“Ortaköy saldırganı” nerede yaşıyordu?

Geçtimiz yılbaşı gecesi Ortaköy’de bir gece kulübüne saldıran ve çok sayıda kişiyi öldüren saldırganın hikayesini hatırlar mısınız? Haberleri biraz dikkatli takip edince, saldırganın Esenyurt’ta yeni yapılan güvenlikli sitelerden birinde yaşadığını öğrenmek ilgi çekiciydi. Ev sahibi bir yabancıydı. Muhtemelen yatırım için aldığı bir evi gelir getirmesi amacıyla kiralamıştı.

Saldırganın yaşadığı sitenin web sayfasını inceleyince, 13 katlı yedi adet bloktan meydana gelen, 1+0 ile 3+1 arasında çeşitli daire planlarına sahip konutlardan oluşan, uygun bir peyzaj ile düzenlenmiş, velhasıl kentsel dönüşüm ile amaçlanan bir kentsel çevre olduğu anlaşılıyordu.

Gazete ve TV haberlerinden takip edilebildiği kadarıyla saldırganın komşuları saldırganı ve ailesini tanımıyordu. Muhtemelen eve kimlerin gelip gittiği, ne zaman kiralandığı, önceki kiracının ne zaman ayrıldığı, kiracıların ne iş yaptıkları hakkında diğer komşuların hiçbir fikri yoktu.

Bu hikaye şu soruyu sordurmuyor mu size de: “Ortaköy saldırganı”nın eski ve oturmuş bir semtte gözlerden böyle uzak yaşaması bu kadar kolay olabilir miydi?

Oturmuş eski semtlere bakalım

Demek ki, kentin oturmuş semtlerine özel bir duyarlılık göstermek, kentin kimliğini ve dokusunu sürdürebilmek için önemli. Bu tür kentsel ortamlarda hem çeşitlilik hem de yerleşiklik bir arada sağlanabiliyor.

Ancak bu konuda son yıllardaki karnemizin çok parlak olduğunu söylemek zor. Eski ve oturmuş semtlerimizin bu özelliklerini gözden çıkaran bir kentsel dönüşüm pratiğiyle karşı karşıyayız.

Sulukule bu anlamda tipik örneklerden biri. Kentin merkezinde yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip, yerleşik nüfusunun kendine özgü sosyal ve ekonomik yapısı ile bütünleşmiş bir semt iken, kentsel dönüşüm uygulamaları sonucunda bugün ne durumda olduğuna bakınca, ders çıkarılacak bir sonuçla karşı karşıya kalıyoruz.Burada lüks konutlar yapılmış, içinde kiracı olarak Suriyeli genç mülteciler yaşıyor. Bir gazete haberinden anlaşıldığına göre, ranzalı konutlarda 20 genç birlikte kalıyor ve kiralar ranza başına 300 lira. Yani toplam kira 5 bin ile 7 bin lira arasında. Gazete de fırsatı kaçırmayıp haberin başlığını “Ranzalıkule” diye atmış.

Kentsel dönüşüm sonrası yapılan bu konutları satın alan ‘yatırımcı’ için doğru bir yatırım olduğuna kuşku yok. Ancak zamanı geriye döndürüp kentsel dönüşüm öncesine gittiğimizde, Sulukule’de yüzlerce yıl içinde oturmuş bir semt olduğunu hatırlıyoruz. Kentsel dönüşümle gerçek bir semti ortadan kaldırıp bir yatırım alanı oluşturmuşuz.

Aslında bu süreci Kadıköy gibi en oturmuş ilçelerimizden birinde de yaşıyor oluşumuz düşündürücü. Yürürlükteki kentsel dönüşüm yasasından cesaret alan bir emlak şirketi eski bir apartmandan bir konut satın alıp ön cepheye tabelayı asıveriyor: “X Emlak Şirketi Kentsel Dönüşüm Proje Alanı”. Yine bitişik binadaki bir ara katta da aynı şirketin tabelası: “Bu Konut X Emlak Şirketi Mülkiyetindedir”...

Bu iki bitişik apartmanda diğer konutların pencerelerindeki perdeleri görünce, aslında hayatın olağan şekilde devam ettiği anlaşılıyor ama emlak şirketinin yarattığı psikolojik baskıyı gözardı etmek olanaksız.

Kentsel dönüşüm modelimizdeki aksaklık

Peki, emlak şirketi yasadan nasıl cesaret alıyor? Çünkü yasaya göre bir binada onlarca bağımsız bölüm sahibinden herhangi birinin başvurusuyla binanın ‘riskli yapı’ olduğu ve yıkılması gerektiği sonucuna ulaşılabiliyor. Bu hak kötüye kullanıldığı zaman, Kadıköy’ün eski semtindeki emlak şirketi ve benzerleri için fırsatlar doğuyor.Bu fırsatları kamuoyunda oluşan kanaat destekliyor. Şöyle düşünülüyor: Şiddetli bir deprem ihtimali çok yüksek ve binalarımız da riskli olduğundan, ne şekilde olursa olsun kentsel dönüşüme hız vermek gerekiyor. Bunun için de ilk yapılması gereken, binalara ‘riskli yapı’ raporu almak.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki kamuoyundaki bu kanaate uygun şekilde, “özellikle birkaç katın üzerinde olan binalar riskli” dedikten sonra, “çözüm kentsel dönüşüm” diye devam ediyor. Bakan, “bunu yapacak olan belediyeler” diyerek, belediyelerin daha fazla sorumluluk almasını talep ediyor. Nihai çözümü ise şöyle açıklıyor: “Vatandaşlar binalarını ölçtürsün. Belediye başkanları vatandaşları bu yönde zorlasın. Projeleri bize getirsinler.”

Bugünkü kentsel dönüşüm modelimiz, binanın ‘vatandaş’ tarafından ölçtürülerek riskli yapı tespitinin yapılmasına dayanıyor. Bunun yeterli bir çözüm sağlayıp sağlamadığına bakmak için, geçtiğimiz Ocak ayında Zeytinburnu’nda yıkılan bir binanın hikayesine yakından bakmakta yarar olabilir.

Gazete haberlerine yansıdığına göre, yıkılan bina 2009 yılında ölçtürülmüş ve ‘riskli yapı’ raporu Prof. Dr. Semih Tezcan tarafından imzalanmış. Binanın zemin katında ticari alan oluşturmak için ana duvarların yıkıldığı bilgisine de yer verilen bu raporda öneri şu şekilde yapılmış: “Bina göçer nitelikte olduğundan usulünce güçlendirilmesi veya yıkılıp yeniden inşa edilmesi gerekir.”

Sonuç!... 2009 yılından 2017 yılının Ocak ayına geliniyor ve bina “göçüyor”, tıpkı raporda denildiği gibi.

Sonuç olarak...

İstanbul tarihi bir kent ve hayli oturmuş, yerleşik semtleri var. Bu alanlarda binaların belirli ölçülerde riskli olduğundan da kimsenin kuşkusu yok.

Ancak yıkılıp yeniden yapılan binalar ‘kitaba uygun’ olsa da, oturmuş semtlerin yerine yatırım alanlarının oluşmasına yol açıyorlar. Yeni yapılan binalarda yatırım amacıyla alınıp bekletilen boş konutlar gözardı edilemeyecek kadar çok.Daha da kötüsü, ‘riskli yapı’ olduğu tespit edilip boşaltıldıktan sekiz yıl sonra kendiliğinden göçen binalar...

Neden bu iki seçenek arasında sıkışıp kalıyoruz? Çünkü kamu geri planda duruyor ve piyasada bina sahipleri ile müteahhitler karşı karşıya geliyor. Müteahhitlik hizmetleri halen güven verici düzeyde kurumsallaşmadığından, imar hakları üzerinde spekülatif beklentiler proje süreçlerini gerçekçi zeminden uzaklaştırabiliyor. Bu beklentilerin karşılanabildiği yerlerde aşırı büyütülmüş inşaat alanlarına ulaşan yatırım alanları şekilleniyor. Beklentilerin karşılanamadığı yerlerde ise riskli binalar yıkılmaya terk ediliyor.

Bu tabloyu değiştirebilmek için, eski semtlerin yenilenmesi ve dönüşümünü stratejik master planlar dahilinde yapmak gerekiyor. Semt ölçeğinde kullanımların karma niteliğinin korunması, konut ve işyerlerinin belirli bir dengede olabilmesi, birincil kullanımlar ile diğer kullanımların uygun bir karışımda olması, semtin yerleşik yaşam biçiminin ortadan kaldırılması yerine rehabilite edilmesine yönelik müdahaleler, güçlendirme ve yeniden inşa seçeneklerinin “usulünce” tercih edilmesini amaçlayan bir stratejik master plan modeline ihtiyaç var.

Kaynak : Baraka Dergisi,Ocak-Nisan 2017


08/08/2017