Köln’den Şehircilik Gözlemleri: Yapıyla Kentin Buluşması

img

Erhan Demirdizen

Köln'de tarihi yapılar adeta sırtını kente dönmüş, içine kapanmış görünüyor. Ama modern yapıların kentle bütünleşmesinde başarılı örnekler var.

Yine pek çok Orta ve Kuzey Avrupa kenti gibi Köln de, hem Ortaçağ Avrupa’sının tarihsel bağlamını hem de dünya savaşı sonrası yeniden imar hareketinin tazeliğini iç içe barındırıyor. Bu sayede, bizde doğu-batı ekseninde gözlenen ikili yapıya benzer bir durum Köln’de eski-yeni ikiliğinde ortaya çıkıyor. Yalnız Köln’deki ikilinin bizdeki gibi sert çatışmalara girmediğini, daha bir arada bulunduklarını ve mutedil olduklarını belirtmekte fayda var.

İçinden geçilen yapılar…

Bu bağlamda ilk olarak opera binasını not etmek istiyorum. Tarihi kentin orta yerinde kocaman bir yapı adasının üzerine yerleşmiş hayli heybetli bir modern yapı bu. Hem de altı opera, üstü konut… Bunun bizdeki karşılığı “rezidans” olacağı için İstanbul’un tarihi yarımadasında yapılsa daha da sevimsiz karşılanacağını düşünüyorum.

Savaş sonrasının yeniden imarı sırasında toleransın hayli yükseldiği bir dönemde yapılmış olduğunu sandığım bu binanın, bizde örneğine Teşvikiye’deki Milli Reasürans’ta rastlanan, çok önemli bir özelliği var: Kocaman yapı adasının üzerinde ama çeşitli noktalarından yaya geçişlerine izin vererek kentin sürekliliklerini bozmuyor. Yani yapı kütlesi çok büyük ama ‘masif’ değil…

Şehirciliğin yapıyla kenti buluşturduğu ilginç örneklerden biri de Maritim Otel binası. Altından yaya geçirmekle kalmayan bu binadan 4 şeritli üst kademe bir yol geçiyor. Binanın üç bir tarafında da yol kesişmeleri ve yaya hareketleri nedeniyle hayli yoğun bir trafik sinyalizasyonu var. Nehre yakınlığı ve eski kentin içinde bulunması nedeniyle farklı düşünmeye sevk etse de, binanın yoldan ya da yolun binadan daha önce yapıldığına dair herhangi bir işaret de yok üstelik. Sanki yol ve bina birlikte yapılmış gibi duruyor. Buna benzer başka binaları da görünce, eskiyle yeninin buluşması sırasında geliştirilmiş özel çözümler diye düşünüyorum.

Büyük projeler…

Kentteki arazi mülkiyeti muhtemelen bizdeki kadar parçalı olmadığından büyük ölçekli kamusal ve özel projeler gerçekleştirilebilmiş. Sözgelimi belediye binası, büyük bir konser mekanı ve ofis binalarıyla birlikte büyük ölçekli bir uygulama içinde ele alınmış. Belli ki belediye buradan hem kaynak yaratmış hem de belirli günlerde ilginin arttığı bir çekim merkezi oluşturmuş.

Gözlemlediğim büyük proje uygulamalarından biri de Mediapark… Yine karma kullanımlı bir çözüm… Küçük bir parsel üzerinde değil, hayli geniş bir alana yayılıyor. Belki de en önemli özelliği olarak, benzer ölçekli uygulamalarla anlamsız bir rekabete girmiyor.

Bizde olan biraz bu vahşi rekabet işte… Bütün büyük proje uygulamalarında “rezidans ve AVM” yer alıyor. Bir de “bina yüksekliği, serbest” koşulu… Sanki “büyük proje” yapmanın koşulu bunlarmış gibi! Köln’deki büyük projelerin yapımcıları bunların peşine düşmemiş.

Bizde olsaydı, dedirtenler de var…

Köln’deki tüm yapılar kentle kusursuz bir şekilde buluşmuyor, bazıları da kentle kavga ediyor. Yahut bana öyle geliyor.

Bana öyle gelen ‘kavgacı’ binaları hep kıyılarda gördüm. Rhein Nehri’nin üzerindeki yapay görünümlü adanın üzerinde inşatları devam eden üç yapı bunlar arasında ilk sırada geliyor. Çok katlı, hayli cüsseli yapıların inşaatı bittikten sonra nasıl bir mimariyle insanları etkileyeceklerini bilmiyorum ama ‘kaba inşaat’ halleri hayli kaba şekilde nehrin üzerine doğru çullanıyor vaziyette.

Kavgacı yapılardan birini de bu yapay görünümlü adanın hemen yanı başında, kıyıya erişimi koparacak şekilde inşaat halinde görünce, bu yazının başlığına aykırı yeni bir trendin Köln’ü ziyaret etmekte olduğunu düşünerek irkildim. Yoksa artık bizdeki uygulamaları tartışırken “Batı’da böyle değil” diyemeyecek miyiz?

Belki de inşaatların bitmesini ve uygulamanın tamamlanmasını beklemek lazım. Belki o zaman bu yapılar da kentle buluşacak, şimdiden bilemeyiz, deyip geçmek en iyisi herhalde.

Rhein Nehri…

Bu bölgenin insanları Rhein’den oldum olası en fazla faydalandıkları gibi, şimdilerde de aynı geleneklerini sürdürüyorlar. Geçmişte sanayi ve ticaret amaçlı su yolu olarak faydalandıkları Rhein, mevsim itibariyle çamur gibi aksa da, yine de hayli turistik bir imaj olarak değerlendiriliyor. Nehrin üzerindeki turist gemilerini ve onların içlerindeki konaklama ve yeme-içme ortamını görünce, çamurlu Rhein’i Boğaziçi gibi sunuyorlar diye geçirdim içimden. Kendimize fazla mı haksızlık ediyorum bilmiyorum ama Boğaziçi’nde yetkili olan Köln Belediyesi olsaydı kim bilir nasıl korunurdu diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

Ortaçağ’dan beri önemini korumasına rağmen yine de Rhein’in tarihi kentle çok içli dışlı olmadığını tespit etmek beni huzursuz ediyor. Yani insanlar nehrin yanı başında yaşamıyorlar, alışverişlerini orada yapmıyorlar. Tarihi kent merkezi nehir kenarında değil sözgelimi. Bizdeki Sirkeci, Karaköy, Beşiktaş, Ortaköy, Üsküdar örneklerini düşününce, buralardaki geleneksel kıyı ilişkisini gözümde canlandırınca, epey yadırgıyorum böyle olmasını.

Kent kendisini nehirden biraz çekerek yapılandırmış. Böyle olunca da nehrin kenarında çok büyük parklar yapılmış. Burada sadece yürüyen, koşan, köpek gezdiren insanlara rastlanabiliyor.

Bizde de benzer su kenarı büyük park uygulamaları var. İlki, Haliç’teki… Tarihi dokunun yıkılarak yerine çim ekilmesi, yürüyüş yolu yapılması… İkincisi de, Bostancı’dan Pendik’e kadar uzanan yapay dolgu üzerindeki büyük yeşil alanlar…

Her ikisi de “olmadı” dedirtiyor. Köln’deki kıyı parklarınınsa nasıl bir geçmişe sahip olduklarını bilmiyorum. Belki de dünya savaşında bombalanan eski kent dokusunun yerine yapılmışlardır.

Sonuç olarak…

Tarihi katedral yapısı ne kadar kendi başına duran, kaskatı duruşuyla çevresini sadece ezen ve kendi içine dönük izlenimi veriyorsa, modern yapılar da bununla çelişki oluşturacak şekilde, kendi içlerinden yayaları, otomobilleri ve bilumum kent faaliyetlerini geçirerek şeffaflaşıyorlar, kentle bütünleşiyorlar.

Not: Bu yazı, Ocak 2010 tarihinde yaptığım gezinin notlarından derlendi. ED