Mimarlık ve Şehircilik Tartışmalarına Mütevazi Bir Katkı

img

Erhan Demirdizen

Mimarlık ve şehircilik birbirlerine yakınlaşmalı mı, yoksa daha mı fazla ayrışmalı?

Bir süredir meslek kamuoyunda yoğun bir mimarlık-şehircilik tartışması sürüyor. Bu tartışma zaman zaman bir meslek grubu adına diğer meslek grubunun ölçüsüzce yerildiği tatsız ve tepkisel bir hal alsa da, temelinde hayli sağlam bir kuramsal dinamizm olduğunu düşünüyorum. Tartışmayı açanlar ve tırmandıranlar çoğunlukla bunu amaçlamıyor olabilirler, ama bu durum konunun altındaki zenginliği gözden kaçırmamalı.

Bu tartışmanın içindeki kuramsal malzeme ancak bazı dikkatli ‘arkeolojik kazılar’la ortaya çıkarılabiliyor. Bu kazıların esas olarak odaklandığı konu, kentsel olgunun/durumun mimarlık ve şehircilik bağlamlarından ayrı ayrı algılanmaları sırasında ne tür farklılıkların ortaya çıktığıdır. Bu iki disiplinin kentsel olanı tarif etmede farklı dil ve ilişki ölçeklerini kullandıklarını düşünmemiz ve dolayısıyla da mimarlıkla şehircilik arasındaki mesafenin açılmasında yarar görmemiz için çok sayıda sebebimiz var.

Son zamanlarda üç farklı mimarın üç farklı yazısında üç cümle ‘okudum’. Bu okumalarım, mimarlığın kentsel duruma hangi düzlemden baktığını açık bir biçimde ortaya koyuyor. Bu mimari kentsel durum tarifleri hiçbir şehircinin profesyonel olarak benimseyemeyeceği bir çerçeveyi ortaya koyuyor. Bu tarifleri böyle nitelemem, onları küçümsediğim ve önemsiz gördüğüm anlamına kesinlikle gelmiyor. Aksine, son derece değerli bir kuramsal tartışmanın zeminini oluşturdukları için hayli önemsiyorum.

İlk mimar, Oktay Ekinci...
Yazının başlığı “Mimarlık Eğitiminde Birliktelik” (Cumhuriyet, 20 Nisan 2006). Bu yazıda Mimarlık ve Eğitim Kurultayı bildirgesinden aktarılan bir cümle: “Mimarlık, özünde bir mekansal tasarım sanatı olarak ve sadece yapıların değil, kullanıcıların da çevresel ve kentsel ilişkilerinin kurgulanmasına yönelik çağdaş mesleki sorumlulukları da içerir.”

Bu ifadeler bizim ‘şehirci’ algı dünyamızda mimar dostlarımızın anlatmak istediklerinden hayli farklı bir yansıma buluyor. Bu vurgulardan anlaşılıyor ki, mimarın kentsel olana ilişkin tarifinin temelinde kaçınılmaz olarak “yapı” var... Bu öyle bir ‘yapı’sal tarif ki, oradan çıkarak kurulan kentsel bağlam da “yapı kullanıcısı” üzerinden inşa ediliyor. Mimarlık ve Eğitim Kurultayı bize şu mesajı veriyor: Mimarın kentsel ortamla kurduğu ilişki, tasarladığı yapıyı kullananların çevresel ve kentsel ilişkilerinin kurgulanması çerçevesinde işliyor. Başka bir deyişle, mimarlık disiplininden bakılarak yapılan ‘kentli’ tanımı büyük olasılıkla şöyle yapılabiliyor: ‘Mimar tarafından tasarlanan yapıların kullanıcıları’. Bu çok açık.

İkinci mimar, Doğan Hasol...
Yazının başlığı “Türkiye Mimarlık Politikasına Doğru” (Yapı, Sayı 293, Nisan 2006). Bu yazıdan bir cümle: “Mimarlık yalnızca bir yapıyla sınırlı değildir. Yapıların içinde bulundukları çevre ve kentsel mekanlar mimarlığın ilgi ve yetki alanlarıdır.”
Burada da “kentsel mekan”ın hangi çerçeveden yola çıkılarak tarif edildiği açık bir biçimde ortada. Mimar, tasarladığı yapı için belirli bir bağlam/ortam arıyor. Bu bağlamın mimarlık dışı bir düzlemden gelmesi buradaki mimari perspektifin/paradigmanın kolaylıkla benimseyebileceği bir fikir değil. Zira, aynı yazıda, “mimarlığın herkes için yararlı ve önemli olduğu” lafı da adeta tartışmaya kapalı bir diskur olarak benimseniyor. Yararı ve önemi bu derece tartışılmaz bir mimarlığın ürünü olarak ‘yapı’nın içinde bulunacağı çevre ve giderek bu çevrenin içinde bulunacağı kentsel mekanın mimarlık dışı bir düzlemden gelmesi düşünülebilir mi?

Üçüncü mimar, Ali Cengizkan...
Yazının başlığı “1957 Yücel-Uybadin İmar Planı ve Ankara Şehir Mimarisi” (“Cumhuriyet’in Ankara’sı” [Der. Tansı Şenyapılı] içinde). Bu yazıdan bir cümle: “... ilk adımını Lörcher’in attığı ve oluşumuna Sümerbank genel müdürlüğü yapısı ile İş Bankası genel müdürlüğü yapısının olumlu katkıda bulunduğu meydan tamamlanıp korunamamıştır. Şehir mekanındaki mimari girişimlerde bu yapıcı yönün güçlü kılınması için bir çerçeve metne, şehir planının desteğine gereksinim vardır.
Burada diğer alıntılardan hayli farklı bir mimari perspektifle karşı karşıyayız. Kentsel mekan mimari girişimlerin ortamı olarak kavranmakla birlikte, bunun “yapıcı yönünün güçlü kılınması için” bir çerçeve metin olarak şehir planının desteğine olan mimari ihtiyaç açıkça vurgulanıyor. Başka bir deyişle, kentsel mekandaki mimari girişimlerin çerçeve metne ihtiyaç duyacağı, aksi durumda yapıcı yönünün zayıf kalacağı, Ankara’da bu nedenle oluşamayan bir meydan örneğinden yola çıkılarak ortaya konuluyor. Burada mimari girişimler için gerekli olan çerçeve metnin hangi düzlemden geleceği tartışma konusu edilmemekle yazı açısından olumlu bir belirsizlik de yaratılmış oluyor. Ayrıca, ilk iki ‘okuma’daki eksikliğin aksine, mimarlıkla şehircilik arasındaki mesleki işbirliğinin ipuçlarını da bir ölçüde veriyor.

Bu üç alıntıda da kentsel olan/ortam belirli bir mimari perspektiften algılanarak ortaya konuluyor. Şehircilerin bu alıntılardaki “kentsel mekan”, “çevresel ve kentsel ilişki” ve “kentli” tanımlarını mesleki konumları gereği kabullenmeleri mümkün görünmüyor.
Bunun iki nedeni var.

İlk olarak, bazı şehirci dostlarımız bile kabul etmeseler de, şehircilik kesin bir biçimde mimarlıktan farklı bir disiplin olarak kendi literatürünü ve formasyonunu büyük ölçüde geliştirmiş durumda.

İkinci olarak da, Türkiye koşullarında geniş bir mesleki kesim tarafından eleştirilen imar planı etkinliğinin bizatihi kendisi şehircilerimizin mimarlarımızdan farklı bir ‘mesleki-mekansal’ deneyim yaşamalarına yol açıyor. Şehircinin karşı karşıya kaldığı kentsel mekan, çok mülkiyetli ve aktörlü bir düzlemde cisimleşiyor. Oysa mimarın mekanı tek mülkiyet ve aktörlü. Planlama çalışmasına konu olan kentsel mekandaki/alandaki farklı mülkiyetlerin ve aktörlerin / tarafların birbiriyle çatışan çıkarları plancıyı kentsel mekandaki fiziksel olmayan (toplumsal, politik, ekonomik, vb) katmanları daha kolaylıkla algılamaya götürüyor. Dolayısıyla da, şehirci tarafından yapılacak bir “kentli” tanımı, “mimar tarafından tasarlanan yapının kullanıcısı” gibi bir çerçeveye değil, daha sosyo-politik bir düzleme yerleşiyor.

Temel formasyon düzeyindeki disipliner farklılaşma ve sonrasında yaşanan ‘mesleki-mekansal’ deneyim, şehir ‘plancısı’ ile şehir ‘mimarı’nı tümüyle farklı konumlara sürüklüyor. Öyle ki, şehir ‘plancısı’, kendi yaşadığı deneyimden yola çıkarak, ‘kapsamlı planlama’ ve sonrasında da ‘yapısal/stratejik planlama’ gibi öneriler geliştirebiliyor. Şehircinin yaşadığı bu çok mülkiyetli ve aktörlü mekan deneyimi bir dönem ‘savunucu planlama’ gibi daha ‘mesleki-politik’ bir duruşu da mümkün kılıyor. Bunlara ‘şehir mimarlığı’ndan yola çıkılarak erişilmesi herhalde mümkün olamayacaktı.

Şehircilik ile mimarlık alanlarının disiplin düzeyinde birbirinden ayrışma sürecini tamamlamasının birkaç yararlı sonucu olacak.

İlk olarak, etkinlik düzeyinde işbölümü daha sağlıklı belirlenmiş bir ortak işbirliği çerçevesi mümkün olabilecek. Burada Ali Cengizkan’ın kullandığı “çerçeve metin” kavramsallaştırması da dahil olmak üzere çeşitli fikir egzersizleri yapılabilir.

İkinci olarak da, geçmişteki, bugünkü ve gelecekteki sorunları kavrayıp çözüm geliştirmekte yeterli olamayan ‘imar planı’ tekniğinden kentlerimizin kurtarılabilmesi de büyük ölçüde bu disipliner ayrışmanın her iki meslek grubunda eşzamanlı olarak doğru bir biçimde algılanmasına bağlı olacak. Dolayısıyla da planlama etkinliği mimari girişimleri çerçeveleyen bir ‘metin’ olarak doğru bir konuma yerleşebilecek. Bugünkü yaratıcılıktan yoksun meslekler arası çatışmanın aşılması için en geçerli çözüm böyle görünüyor. Bunun için de ‘eski mimarlık’ çizgisi anlamlı bir çıkış yolu sunmuyor; yeni bir mimarlığa ve bir ‘yeni mimar’ tipine ihtiyaç var.

Bu yazı www.planlama.org internet sitesinde 2006 yılında yayınlandı.